Yeşil hidrojen, sıfır karbondioksit emisyonuyla geleceğin temiz enerjileri arasında baş role aday gösteriliyor. Ancak, yanma esnasında karbondioksit salımı yapmayan bu yakıtın üretim ve tedarik süreci de hesaba katıldığında denklem değişebiliyor. Başka bir deyişle, kullanılacak üretim teknolojisi ve lojistik sistemi doğrudan yeşil hidrojenin ‘tonunu’ belirliyor.
Bu konuyu ele almadan önce ise, insanların neden alternatif bir temiz enerji kaynağı arayışı içinde olduğunu kısaca hatırlatmakta fayda var:
Atmosferde bulunan sera gazları, Dünya’nın yüzeyinden yayılan ısıyı tutarak gezegenin sıcaklık dengesini sağlarken, sanayi devriminden bu yana üretimde yoğun olarak kullanılan fosil yakıtlar (petrol, kömür, doğalgaz) karbondioksit salarak atmosferdeki sera gazı miktarını artırıyor ve sıcaklık dengesini bozuyor. Üstelik bu enerji kaynakları küresel karbondioksit emisyonlarının yaklaşık yüzde 70’inden sorumlu bulunuyor. Bu nedenle fosil yakıtları kademeli olarak terk ederek temiz enerji kaynaklarına geçiş yapmak küresel ısınmayla mücadelede birincil önem arz ediyor.
Yeşil hidrojen nedir?
‘Yeşil’ olanından önce saf hidrojene bakarsak; hidrojen renksiz, kokusuz ve tıpkı petrol gibi yanıcı bir gazdır. Doğada nadir bulunması nedeniyle insanlar tarafından üretilmesi gerekir. Hidrojene atfedilen ‘yeşil’ rengi ise onun üretiminde rüzgar, güneş vb. yenilenebilir enerji kaynakları kullanıldığını gösterir. Yeşil hidrojen, elektroliz yöntemiyle, yani elektrik kullanarak suyun hidrojen ve oksijene ayrıştırılmasıyla elde edilir.
Yeşil hidrojenin ardındaki ‘gömülü emisyonlar’
Bu yeşil gaz; petrol, kömür ve doğalgazın aksine yanarken hiç karbondioksit salımı yapmadığı için özellikle endüstriyel üretimdeki enerji ihtayacına sürdürülebilir bir alternatif olarak değerlendiriliyor. Ancak yapılan araştırmalar yeşil hidrojenin emisyon değerlerinin tüm tedarik zinciri ele alınarak değerlendirilmesi gerektiğine vurgu yapıyor.
Nature dergisinde yayınlanan bir araştırmada 72 ülkede farklı elektrolizör teknolojileri ve yenilenebilir elektrik kaynaklarını kapsayan 1.025 planlı yeşil hidrojen tesisi için tüm yaşam döngüsü boyunca sera gazı emisyonları değerlendiriliyor. Bunun sonucunda, düşük emisyonlu yeşil hidrojene geniş ölçekte ulaşmanın, tedarik zinciri boyunca önemli emisyon azaltımlarına sahip iyi seçilmiş üretim konfigürasyonları gerektirdiği ortaya konuyor.
MIT Enerji İnisiyatifi’nde (MIT Energy Initiative) Kıdemli Araştırmacı Bilim İnsanı Emre Gençer de bir yazısında üretim sürecinin yenilenebilir elektriğin tedarik zincirine ve sürecin genel verimliliğine bağlı olarak, üretilen bir kilogram hidrojen başına 1 kilogram veya daha az CO2 yayabileceğini söylüyor. Örneğin şu anda rüzgar enerjisi kullanarak yeşil hidrojen üretmenin güneş enerjisi kullanmaktan biraz daha temiz olduğunu belirterek, bunun nedeni ise; “güneş enerjisi ekipmanlarının üretiminin daha fazla enerji gerektirmesi ve rüzgar enerjisi tesislerinin, aynı büyüklükteki güneş enerjisi projelerine kıyasla daha sık maksimum güçte elektrik üretmesi” olarak açıklıyor.
Yeşil hidrojen üretimi sırasında salınan karbondioksitin neredeyse tamamının ekipmanın üretimi sırasında ortaya çıkan ‘gömülü emisyonlar’ olduğuna dikkat çeken Gençer; “Bu ekipmanla ne kadar tutarlı ve verimli bir şekilde hidrojen üretebilirseniz, hidrojen de o kadar temiz olacaktır” diyor.
“Türkiye’nin hidrojen potansiyeli yüksek”
Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) tarafından 21 Mart 2025 tarihinde düzenlenen “Türkiye için Güvenilir Bir Geçiş Aracı Olarak Yeşil Hidrojen” başlıklı toplantıda akademisyenler, sivil toplum örgütleri ve özel sektör temsilcileri Türkiye’nin enerji dönüşümünde yeşil hidrojenin rolünü tartıştı.
Moderatörlüğünü TEPAV Kurucu Direktörü Prof. Dr. Güven Sak’ın üstlendiği toplantıda Ruhr Üniversitesi’nden Prof. Dr. Andreas Löschel, SHURA Araştırma Direktörü Hasan Aksoy ve Yeşil Hidrojen Üreticileri Derneği (H2DER) Genel Sekreteri Fatih Kuşçu konuşmacı olarak yer aldı.
Toplantıda, kömürden çıkış ve düşük karbonlu ekonomiye geçiş sürecinde yeşil hidrojen üretimiyle önemli bir oyuncu olma potansiyeline sahip Türkiye’nin hem iç piyasada hem de ihracatta hidrojen altyapısını güçlendirerek Avrupa’nın kritik tedarikçileri arasında yer alabileceğine vurgu yapıldı.
Toplantıda konuşan TEPAV Kurucu Direktörü Prof. Dr. Güven Sak, kömürden çıkış için hâlâ net bir yol haritası bulunmadığının altını çizerek; “Bu belirsizlik sürdüğü sürece maliyetleri daha yüksek ödeyeceğiz. Kömür madenleri kapanacak, bu kesin. Kömür sonrası için yol haritası çizilmeli. Hidrojen, burada stratejik bir seçenek” dedi. Türkiye’nin hidrojen potansiyelinin yüksek olduğuna dikkat çeken Sak, yönetişim yapılarının buna uygun hale getirilmesi gerektiğini söyledi.
“Türkiye, coğrafi konumu ve yenilenebilir enerji kapasitesiyle stratejik bir tedarikçi olabilir”
Ruhr Üniversitesi’nden Prof. Dr. Andreas Löschel ise Avrupa Birliği’nin karbon sınır mekanizması (CBAM) gibi düzenlemelerinin Türkiye’nin ihracat odaklı sektörleri için karbon yoğun üretimden çıkışı zorunlu kıldığını hatırlararak; “Yeşil hidrojen, Türkiye’nin özellikle metal, mineral ve kimya sektörlerinde kritik bir alternatif olacak. Almanya’nın üretim kapasitesi talebi karşılamaya yetmeyecek. Bu nedenle Türkiye, coğrafi konumu ve yenilenebilir enerji kapasitesiyle stratejik bir tedarikçi olabilir” dedi.
Türkiye’nin 2030 yılına kadar 2 GW, 2053 yılına kadar ise 70 GW elektrolizör kapasitesi hedefi olduğuna dikkat çeken Löschel, bu hedeflerin tutturulabilmesi için yatırım risklerini azaltacak doğrudan politika araçlarına ihtiyaç olduğunu kaydetti. Löschel, teşvik sistemleri, uluslararası iş birlikleri ve sertifikasyon mekanizmalarının sürecin ana unsurları olması gerektiğini belirtti.
“Türkiye, 2050’de yıllık 3,4 milyon ton üretim ve 1,5-1,9 milyon ton ihracat potansiyeline sahip”
SHURA Araştırma Direktörü Hasan Aksoy Türkiye’nin elektrik üretiminde düşük karbonlu yapıya geçiş sağladığını ancak enerji arzının hâlâ %80 oranında fosil yakıtlara dayandığını hatırlattı. Elektrifikasyonun tek başına çözüm sunamayacağı alanlarda yeşil hidrojenin devreye gireceğini belirten Aksoy, “Yeşil hidrojen, yenilenebilir enerji kullanılarak üretilen ve sıfır karbonlu bir enerji taşıyıcısı. SHURA analizlerine göre Türkiye, 2050’de yıllık 3,4 milyon ton üretim ve 1,5-1,9 milyon ton ihracat potansiyeline sahip” diye konuştu.
Aksoy, İzmir, Balıkesir ve Çanakkale’nin hidrojen üretimi açısından öne çıktığını, maliyetlerin düşmesiyle birlikte kilogram başına maliyetin 1,5 doların altına ineceğini öngördüklerini belirtti. Ayrıca su stresi yaşanabilecek bölgelerde deniz suyu arıtımı gibi alternatif çözümlerin de değerlendirilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.
“Türkiye, Almanya için potansiyel tedarikçi”
Hidrojen Teknolojileri Derneği (H2DER) Yönetim Kurulu Üyesi Fatih Kuşçu ise Türkiye’nin 2023’te yayımladığı hidrojen stratejisi ile önemli bir adım attığını söyledi. Kuşçu, “Gökçeada-Bozcaada hattı, Avrupa’ya yakınlığı ve rüzgar potansiyeliyle stratejik bir yeşil hidrojen koridoru olabilir. Burada yılda 15 ila 20 bin ton hidrojen üretimi yapılabilir” dedi.
Kuşçu, Almanya’nın 2030 itibarıyla yıllık 90–130 TWh hidrojen talebi olacağını, mevcut üretim kapasitesinin ise yalnızca bunun küçük bir bölümünü karşılayabileceğini belirtti. Türkiye’nin Almanya için uygun bir tedarikçi olabileceğini kaydeden Kuşçu, Türkiye’de sertifikasyon sürecinin Avrupa standartlarıyla uyumlu hale getirilmesinin ihracat potansiyelini artıracağını belirterek “Yatırım teşvikleri ve kamu destekli AR-GE programları sürecin tamamlayıcı unsurları arasında yer alacak” şeklinde konuştu.
Tekstil sektörü de yeşil hidrojen için hazırlıklara başladı
Research and Markets’ın raporuna göre 2024’te 1,1 trilyon ABD doları değerinde olan küresel tekstil pazarının, 2024’ten 2030’a kadar %3’lük bir YBBO ile büyüyerek 2030’da 1,3 Trilyon ABD dolarına ulaşması bekleniyor. Bu kadar büyük bir endüstrinin üretim proseslerinde kullanılan enerji miktarı da bir o kadar büyük. Dolayısıyla yenilenebilir enerjiye olan eğilimin de etkisiyle son yıllarda yeşil hidrojen de tekstil makine üreticileri arasında konuşulmaya başladı.
Özellikle de ısı enerjisinin yoğun kullanıldığı terbiye alanına yönelik teknoloji üreten firmalar bu konuda hazırlıklarını yapıyor. Örneğin bu kapsamda, BRÜCKNER kullanıcılarına gelecekte hidrojen ile çalıştırılabilecek brülörler de sunuyor. Monforts ise kasım 2022’de hükümet tarafından finanse edilen ve hidrojenin gelecekte tekstil terbiye işlemleri için alternatif bir ısıtma kaynağı olarak ne ölçüde kullanılabileceğini belirlemeyi amaçlayan WasserSTOFF projesini duyurmuştu.
Toparlamak gerekirse, yeşil hidrojen gelecekte fosil yakıtlara alternatif olarak güçlü bir aday olarak görünüyor. Yenilenebilir enerjiyle üretilen bir yakıt olması sebebiyle bunun tedarikinde bazı ülkeler coğrafi koşullarının sağladığı avantajlarla öne çıkıyor. Bunlardan birisi de Türkiye.
Ancak bunun tam anlamıyla temiz bir yakıt kaynağı olarak değerlendirilmesinde üretim ve tedarik sürecinin belirleyici olduğunu unutmamak gerekiyor. Burada da yine her konuda olduğu gibi diyalog mekanizmasının önemini ortaya çıkıyor. Zira bu alanda kullanılacak teknolojilerin ve kurulacak altyapıların doğru bir şekilde planlanması ve bir sisteme oturtulması ancak ekonomistler, politikacılar, sektör yetkilileri ve teknoloji geliştiricileri gibi tüm paydaşları içeren bir diyalog içinde mümkün olabilir. Yeşil hidrojene adil ve sürdürülebilir bir geçiş için ancak tüm tarafların öncelikli olarak iklim krizi gerçeğini temel alması, yeşil aklamadan uzak sağlam bir çözüm zemini sağlayacaktır.